kimim-ben
Kişisel Yazılar

KİMİM BEN?

Kimim ben? Kimdim ve kim olacağım? Kafamda bu sorularla dolaştım durdum bütün akşam. Serindi hava, semtimizin kalabalığına rağmen sessizdi. Geçmiş muhasebemin yükünü ayaklarımın çekemeyeceğini sezip ilk rastladığım çay ocağına dalıverdim. Dışarıdaki sessizliğe inat gürültülü ancak senkronsuz bir orkestra karşıladı beni. Masama gelen çayın insanı içine çeken buharı beynimi de adeta bir yolculuğa çıkarmıştı anılar denizimde…

Bu yolculukta fark ettim ki hayatımın her anında düşünce ve inanç yelpazesinin bir noktasından diğer noktasına savrulup durmuşum. 20’li yaşlarımın ilk yıllarını hatırlıyorum da sadece kendini ve şahsi geleceğini düşünen bir delikanlıydım 80’li yıllardan doğan çoğu genç gibi. Sonra bir baktım üniversite yıllarında kendinden emin bir sosyal demokrat olmuşum. Elimde pankartlarla, afişlerle hiç yorulmada üşenmeden tüm kampüsü dolaştım yoldaşlarımla. İçimde ülkenin kurtuluşu için reçeteyi bulmuş olmanın sevinciyle… Evet kararlıydım. Kurtaracaktık güzel ülkemi ben ve en az benim kadar inançlı kardeşlerimle.

Dostlarım sürekli söylerdi. Bana ne olduysa mezun olup iş hayatına atıldıktan sonra oldu. Patron milletinin doymak bilmeyen iştahı, bitmek tükenmek bilmeyen para sevgisi, iş dünyasının insanın kafasına bir balyoz gibi inen acımasızlığı ve sınır tanımazlığı bir anda iflah olmaz bir devrimci sosyaliste dönüştürdü beni. Artık demokrasi falan hikâyeydi. Tek yol devrimdi ben ve yoldaşlarım için. Tahmin edeceğiniz üzere yine çok kararlıydım. Sosyal demokratlık toyluk dönemime gelen bir hevesti benim için. Hâlbuki şimdi öyle miydi? 30’uma merdiven dayamış olgun bir adamdım artık. Yanılıyor olamazdım.

Hiç unutmam bir film izlemiştim. Afrikalı bir Müslüman çocuk Yahudi bir aileye sığınmıştı. Çocuk bu ailenin evinde banyoya sokulduğunda duştan giden suyu durdurmak için çaresizce çırpınıyordu. Suyun biteceği korkusuyla çocuğun gözünden akan her damla yaş benim yüreğimdeki ateşi söndüreceğine daha da körüklüyordu. Dünya adaletsizdi ve buna biz insanların bir müdahale etmesi gerekiyordu. Bunun tek yolu da devrimden geçiyordu elbet…

Bir süre sonra beni sürekli değişime ve gelişime zorlayan dürtü bu sefer çok ters yerden darbeyi indirmişti beynime. Her orta halli aile kadar dindar bir ortamda yetişmiştim. Allah (c.c.) benim için varlığından şüphe edilmeyecek tek varlıktı. Ancak inandığım ve birlikte hareket ettiğim aynı ülküye sahip dava arkadaşlarımın büyük çoğunluğu ateistti. Bu işte bir terslik vardı. Bir tarafta doğruluğunda kuşku duymadığım bir din, diğer tarafta bu dini reddeden ama eşitlik ve kardeşlik dolu bir dünya vadeden sosyalizm. Sosyalizm ve devrimcilikle ilgili sayfalarca kitap okumuştum. Kendimce konuya çok hakimdim. Fakat düşündüm ki inandığım doğruluğu tartışılmaz dinin tek kaynağı olan Kur’an’ı hiç okumamıştım. Kendimi bildim bileli Müslüman olduğumu iddia etsem de İslamiyet ile asıl tanışmam Kur’an’ın ilk ayeti okumamla olmuştur. Günlerce, aylarca, defalarca okudum… Gözlerim yorgun düşüp uyuyakalıncaya kadar okudum. Okudum ve anladım ki İslamiyet benim hayalini kurduğum dünyanın kurulması için ipuçlarını 1400 sene önce vermiş bize. Anladım ki bireysel ve toplumsal hayatı düzenleyebilecek tek kusursuz kaynak Kur’an’mış. Bu noktadan sonra hayatımın tek gerçeği beynime kazınmıştı. Evet, 15 yıllık düşünce ve inanç serüvenim bana değişmez prensibimi öğretti: “Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi; Kur’an okunmadan da tam anlamıyla Müslüman olunmaz.”

Zira Kur’an’ı anlayarak okumayan bir insanın Müslümanlık iddiasında bulunması aynı insanın hayatında hiç izlemediği bir filmin dünyanın en iyi filmi olduğunu iddia etmesi kadar çelişkili ve anlamsızdır. İnanıyorum ki okuyan, araştıran ve sorgulayan bireyler ortaya çıktıkça özlenen dünyaya bir adım daha yaklaşacağız. Bu sistemin adı ne olursa olsun hiç önemli değil ama temelinin Kur’an ve İslam olacağı açıktır.

 

Çağdaş Yavaş

Kategori
Kişisel Yazılar